Tatlı Telaşlar Tuzlu Anlara Dönüşmesin!


Bu aralar tanıdığım, tanımadığım pek çok insanın gündeminde tatlı telaşlar var. Malum yaz sezonu geliyor. Havalar ısındı evlenecekler, nişanlanacaklar derken birde bu kervana mezun olacaklar eklenince hem kadın hem de erkekler en özel anları için koşuşturmaya devam ediyor.

Şöyle genel olarak hayatımızı bir incelersek; dışarı adım atmak para harcamakla eşit. Bu konuda pek çok dertli insan da tanıyorum. Özellikle de bir gelenek haline gelen ve yapmazsan ayıplanacakmışsın hissi veren konulara hiç değinmiyorum. Keza daha basit, fazla kana nüfuz etmemiş bir olayla başlayalım.

Bu aralar etrafımdaki 10 kişiden biri mezuniyette bunu mu giysem onu mu, arkadaşım evleniyor ne giyerim ben derdine düştüğü için naçizane birkaç küçük not paylaşacağım. (Burada bahsedeceğim yöntemleri bir çok kez denemiş biri olarak sizin de en az bir tanesini denemenizi öneririm. Ee, sonuçta hayat zor, para kazanmak daha da zor. Bizi zorlayan ve kazancımızı bir anda silip süpürecek o sözde “özel günler” için kendimize bir önlem listesi oluşturalım.

  1. Cinsiyet hiç fark etmez; bir gün giyilecek olan bir kıyafete bütçenizin yarısından fazlasını asla ama asla ayırmayın. Bütün ayı aç geçirmek bir gecelik eğlenceye değmez, değil mi?
  2. Hemen ilk madde ile bağlantılı bir şey daha söyleyeyim. Sadece o gece giyip bir daha giyilemeyecek bir şeyi almayı hayal etmeyin. O parayı kazanmak için harcadığınız zamana yazık. En azından ayda bir defa da olsa giyebileceğin bir kıyafet alırsan; verdiğin paraya değer.
  3. “Ama bunlar eski, modası geçti vs.” deme. Elin gavurları deyip geçtiğimiz insanlar efsane bir şey keşfetmiş. Adına da DIY demiş. Yani; “Do It Yourself” Bence şahane bir fikir. Aklına gelip uygulayandan Allah razı olsun 🙂 Hem öyle sadece kıyafetler değil aklına ne gelirse uygulanabiliyor. Kısaca özetlersek; eskiyen, yırtılan ya da kullanmadığın bütün eşyaların sağını, solunu değiştirerek; süslemeler ekleyip çıkararak bambaşka bir ürün elde ediyorsun. Ben mesela 15 yaşımda mezuniyet balosu için ağlaya zırlaya aldırdığım elbisemi yıllar sonra( tahmini 6 -7 yıl sonrasından. Şimdi bunu deyince hiç mi kilo almadın demeyin:) almadım çünkü 🙂 bu konuda biraz şanslıyım 🙂 ) kestirip etek haline getirmiştim. O kadar güzel olmuştu ki gören herkes markasını soruyordu. Bir bilseler o etek maziden kalma… 🙂 tefe koyarlar adamı 🙂
  4. Renk seçiminde ve boyutlarda abartıya kaçmak çoğu zaman insanı zora sokabilir. Örneğin kendine mor renkli bir blazer ceket alacaksın ama iş yerinde siyah dışındaki renkler yasak; ya da süper boy mini elbise aldın günlük hayatta giymen imkansız. Böyle durumlar yaşamamak için sadece o “özel gece” değil bütün zamanı düşünmek lazım.

Bu liste uzar gider de şimdilik bu kadarı yeterli. Siz zaten ana mesajı aldınız ona hiç şüphem yok 🙂

Millet beğenecek ya da onlar ne der diye emeğinizi boş şeyler için çarçur etmeyin. Bir gece için avuç avuç para akıtmak yerine; alın mesela o parayı bir hafta sonu sessiz, sakin bir sahil kasabasına gidin. Oralara para mı dayanır da demeyin şimdi. Size 5 yıldızlı otele gidin demiyorum ki; pansiyon olur, kiralık oda olur, çadır olur hatta bir gece uyumasanız bile olur.

Güzel elbiseler, pahalı janti takım elbiseler sizi sadece 1, bilemedin 2 saat mutlu eder. Ama sevdiğiniz bir şeyi yapmak inanın bana o bez parçalarından çok daha değerli



Reklamlar

Kaldır Başını Ey İnsanoğlu!

Hayatın tuzu ağır gelmeye mi başladı? Kaldır kafanı, altında derin derin nefes aldığın o şahane gökyüzüne… Hiçbir şeyin yoksa o var, saatlerce şekillerini izleyeceğin ve fark etmeden o büyüye kapılıp gideceğin…

Hepimiz acılar yaşadık…Hepimizin uçmaya can atan kanatlarını teker teker kopardılar. Senin merhametle ışıldayan gözlerine teker teker gölge düşürdüler… Biliyorum, biliyorum çünkü aynı anda farklı şehirlerde belki de farklı ülkelerde benzer acıları yaşadık…

Sevdik, sevmediler…Çalıştık, hakkımızı alamadık…Yardım ettik, aptal yerine koyulduk…Düştük, “o yapmaz be abiii” dediklerimiz üstümüze bastı…

Sende miydi peki hata? Onca yanlış insanı, hatalı olayı sen mi topladın etrafına…Tamam, kabul. Belki bir kısmı senin hatandı. Bak ne diyorum; “senin hatandı.” Geçmiş zaman yani…

Nasıl bir dakika önce yaşadığının ya da yaşattığın olaylara müdahale edemiyorsanız, onlarda öyleydi. Bundan 3 – 4 sene evvel saçma sapan bir kişisel gelişim kitabında okumuştum. Her şeyi yaşayıp, gördüğüne inanan ve aldığı dersleri genelleyen bir akıllı abimiz diyordu ki; üfle geçsin.

Kolay mı öyle “püfff” deyince silip atmak…Evet kolay değil ama üflemezsen o tozlar bir süre sonra katmanlaşıyor. Hani böyle aylarca silmediğin bir masa gibi düşün. Balkonunda şirin küçük bir masa, böyle tatlı yaz akşamlarında çayını, kahveni yudumladığın…Şen kahkahalar ile mahalleyi inletip belki de yanındaki kişiye aşkını haykırdığın. Haykırdığın diyorsam illa çığlık atmak gelmesin aklına…Bazen insan parlayıp delip geçen bir bakışla haykırır bu dünyaya, bazen de içten kopup gelen bir gülümseme ile…Orası sana kalmış…

Şimdi o şirin mi şirin masayı al gözünün önüne… O yaz akşamı bitti, yerine tozu toprağı birbirine karıştıran sonbahar geldi değil mi? Bu da yetmedi, soğuktan iliklerini titreten karlar yağdı…O şen kahkahalara, mutluluklara belki de aşklara şahitlik eden minik balkonun artık burnunu kıvırıp gelip geçeceğin kadar pislendi…

Hayata da aynen o minik balkondan bakıyorum… Bazen keyif kahvemi yudumluyor, bazen ağız dolusu küfrediyor, bazen de kimseler görmesin diye döktüğüm inci tanelerimi orada saklıyorum.

Şimdi ben o minik balkonumu da, minnacık masamı da arada bir silmez, yıkamazsam ne olur? Güzel günler geldiğinde üstüm yeniden pislikle kaplanır. Buna gerek var mı peki? Hele ki büyüklerin “üç günlük dünya” dediği bu acayip alemde değer mi elini, yüzünü, üstünü pisletmeye…

Okurken mantıklı gelir de, sonra içinde “hııı, kolaydı sanki” dersin. Tecrübeyle sabit, ben çok dedim 🙂

Evet çok kızdım, çok sövdüm, çok ağladım ve çok sevdim. Her duyguyu uçlarda yaşadım. Çocukken de böyleydi…Korkardım ama yine de severdim uçlarda dans etmeyi. Hoşuma giderdi oradan düşebilecek olma ihtimali.

Sonraları fark ettim. İster gece olsun ister gündüz…İster kara kış ister günlük güneşlik havalar…Eğer misler gibi çimlere uzanır, başını korkusuzca o mucizevi gökyüzünü kaldırırsan, üstüne bir de gözlerini kapatır ve zihnini boşaltırsan; ne masanda ne de balkonunda toz, toprak kalırmış…

Sizi bilmem ama ben yaşımın yarısını, kendimi hırpalayarak harcadım. Kazanamadığım o lanet paralar için, bir türlü yükselip oturamadığım o koltuklar için, benim gibi sevemeyen insanlar için, çıkamadığım tatiller, benden medet umanlara veremediklerim için…Kısacası her şey için…

Şimdi mi ne oldu? Birden gevşedim, amannn boşverr mi dedim. Hayır… Asla boşver demedim, demeye de niyetim yok. Hayallerdir bizi ayakta tutan ama öğrendim ki her saniyeden keyif almak önemli…Bunu geç öğrendiğim için pişmanım. Hastalanırım korkusuyla yağmurda yürümediğim için, kalbimi kırar diye sonuna kadar sevmediğim için, aman alışır sonra da kullanır diye samimi davranmadığım arkadaşlıklarım için, sırf saçma sapan bir TV show izleyeceğim diye annemle çay keyfi yapmayı ertelediğim için ve en önemlisi de hayal kurmak aptallıktır diyenlere inandığım için…

Şimdi nefes alıyorum…Evet hiç bir şey toz pembe değil. Belki bir çoğunuzdan daha zorlu koşullarda yaşıyorum belki de sizin dertleriniz yanında benimkisi ufak bir tırnak kırılması…Bilemem…Asla da kıyaslamam… Kıyaslama yapmak üzer, incitir ve soğutur…Ne kendimi, ne sevgimi ne de hayatımı başkalarınınkiyle kıyaslayamam…

Şimdi verin bana bir kahve bir müzik bir de misler gibi mavisinde dans ettiğim gökyüzü, gerisi sizin olsun. Hayallerim, umutlarım ve gülüşlerim bana kalsın; hırslar ise hala hayatı anlayamayanlara…

Vermeden, Alınır Mı?

Günümüz insanlarında garip garip huylar türedi ve gün geçtikçe o garipliklere alışmak zorunda bırakılıyorsunuz… Gerçi siz istemeseniz bile devir bunu gerektiriyor.

Işte o en can sıkan garip huylardan biri de; vermeden, alma çabaları… Her şey o kadar basit ki artık en sıradan olaylarda bile hemen ” ben neden veriyormuşum” diyoruz.

“Hoop, bilader neyi veriyoruz?” demeyin. Hiç birseyi vermiyorsunuz sorun da bu ya zaten. Vermeden almaya didiniyorsunuz.

Sevmeden sevilmeye, saymadan sayılmaya, çalışmadan kazanmaya, affetmeden affedilmeye….Bu liste uzar da uzar. Biz en iyisi “vermeden almaya” diyelim.

O kadar “ben merkezci” oldunuz ki; çıkarınıza uymayan insanları görmezden geliyor, işinize yaramayan meselelere ilgi bile duymuyorsunuz. Egonuz öyle boyunuzu aşmış ki, aslında yerlerde sürünen karakterinizi göremiyorsunuz bile…

Çıkar üzerine kurulan evlilikler, arkadaşlıklar yalandan selamlar ve iki gün sonra unutmalar… Nasıl kaldırıyor bunca hesabı kitabı bünyeniz anlamak gerçekten çok zor.

Nasıl yeniden iyi insanlar olmayı öğreneceğiz biz? Nasıl çıkarsız davranacak, yürekten seveceğiz… Bu kadar kirlenmiş kalp arasında nasıl kendi kalbimizi temiz tutacağız?

Derin Derin Nefes Al…

Şöyle gözlerimi kapatsam; hafif hafif esen meltem saçlarımı hareket ettirse. Arkadan gelen dalga seslerine karışsa aşıkların kahkahaları…Hiç açmasam gözlerimi ve güneş bir anda ısıtsa yanaklarımı…Dolu dolu çeksem ciğerlerime yaşamı… O acılar, günlük karmaşalar ve kayıplar teker teker silinse hafızamdan…

Şöyle küçücük bir pencerem olsa, balkonunda rengarenk çiçekler açan… Kuş cıvıltıları içinde açsam gözlerimi ve o huzur eşliğinde yudumlasam kahvemi.. O küçük penceren büyük hayaller kursam…

Mesela tüm acılar bir anda dinse. Akşamları her baba evine gururla dönse. Hani çocukları “baba, babaa…” diye bacaklarına sarıldığında iç cebinde çikolata çıkarıp; “bu sana bu da kardeşine” deyip eşine bir göz kırpsa..

Mesela büyüklerin çıkarları için küçük çocukların canı hiç yanmasa…Çocuklar sadece kırılan oyuncakları için ağlasa da yenisi alındığında o en masum gülüşlerini atsa…Keşke o “büyükler” bu kadar kirlenmemiş olsa da hala insan olduklarını hatırlayabilseler…

Mesela insanlar sevgi, saygı ve tevazuyu kendine ilke edinse…Hani onlarda etten ve kemikten yaratıldılar ya kimseye öyle yükseklerden bakmasalar…Selama selam ile iyiliğe iyilik ile karşılık verseler de kalpler günden güne kararmasa…

Mesela o pencereden sevdiğin adam ya da kadın kafasını uzatsa; “gel ömrüm, kahvaltı hazır” dese ve dünyalara değişmeyeceğin gülümsemesi ile sana ışıl ışıl baksa…Keşke içinden çıkarları için fırsat kolluyor olmasa…Sevgisini, parasını, cazibesini, gücünü ya da neyini seviyorsan onu sana silah olarak kullanmasa…

Mesela insanlar paraya tapmasa da doğaya tapsa…Deste deste para için kollarını açmasa da korumak için, kollamak için açsa…Ruhunu kötülüğe değil iyiliğe adasa..Keşke…keşke elimde bir değnek olsa ve o çürük elmaları teker teker tazelesem de kimsenin ağzının tadı kaçmasa…Keşke iyilik, mutluluk, sevgi, saygı, tevazu daha niceleri dokunma ile karşı tarafa geçse…Keşke derin derin nefes alınca, geri verdiğimiz nefesle temizlense içimiz. Arınsak günahlardan…

Mesela şimdi açsam gözlerimi ve bu “hayal ettiklerim” gerçek olsa…Mesela sen bu satırları okurken “pembe gözlüklerde yakışmış” demesen de bu hayale bir çentik de sen atsan… Keşke bizden farklı olanlara gülüp geçmesek, farklı oldukları yanları yok etmeye uğraşmasak…Keşke hepimiz hayal kursak ve o hayallerin mayasını sevgiden alsak…

Merak etmeyin açtım gözlerimi…Ama ne sandığınız kadar hayalperest ne de bunlardan vazgeçecek kadar yılmış değilim...O pencere benim! Bugün değil, yarın değil ama bir gün o pencereden derin derin nefes alıp, hayata kocaman bir gülüş atacağım…

Sonra Döndüm Bir De Baktım; Geriye Bir Çift Çorabın Kalmış…

Biten aşk mıdır yoksa insanların birbirine olan tahammülü mü bilmem. Bilime bakarsak çok mantıklı bir açıklama çıkıverir karşına… “Hormonlar” diyor, beni ona; onu da sana bağlayan… İster kabul et ister etme, bir kez bağlandın mı gözün karardı da ne zaman açılıyor o gözler…Nereden sonra etkisini yitiriyor o “hormonlar“… Yok mu bunun bir çaresi… Hani hasta olmayalım, bağışıklık sistemimiz güçlensin diye ilaç alıyoruz da korunuyoruz ya… Yok mu böyle bir ilaç, içsek de bir ömür coşup taşsa ya o aşk hormonları…

İnsanın içinin gıcıklaması, süslenmeler püslenmeler, el ele tutuşup mahçup bakışlar atmalar..Sonrası ne peki? Saatler süren kavgalar, önü ardı kesilmeyen hakaretler… Biri içki masalarında kara kara düşünürken öbürü yastığıyla geçmiş muhakemesi yapıyor.

“Böyle mi olacaktı, ben neyi göremedim, çok değişti” Suçlamaların ardı arkası kesilmez… O zamanında “dünyaları yakarım uğruna” dediğin artık senin 7 kat düşmanından beter olmuştur. Neden? Hormonların mı çalışmıyor acaba? Acaba bir tutam dopamin, biraz serotonin, birer tutam da oksitosin ile adrenalin takviyesi alsak işe yarar mı? Yaramaz…Keşke o kadar kolay olsa da, doktor bir reçete yazsa ve bir haftaya iyileşiversek…

Yıllarını da paylaşmış olsan, beraber çoluk çocuk sahibi de olsan bitmiştir bir kere o aradaki bağ değil mi? O saatten sonra yeniden düğüm atabilen çok az, iyice kesip atansa say say bitmiyor…

Lanet edersin yaşananlara, toplarsın neyi var neyi yok atarsın çöpe de yıllar sonra bir çift çorap çıkagelir. Çorap ya çorap…Lanet olası, olmasa da olur dediğin, hani hiç umursanmayan ikide bir makine lastiğine sıkışıp yıkanmayı bırak daha da pislenen o lanet olası çorap…

Önce gözlerin dolar…Sonra içinde küçücük bir yer sızlar…Ha işte o sızı varya o küçücük şey, bir kez düştü mü yüreğe artık büyür de büyür. Durduk yere aklına düşer, elin onun bardağına gider. Keşke fotoğrafları yırtıp atmasaydım, keşke en sevdiği kazağını vermeseydim… Ondan sonrası daha kötü… O seni hatırlıyor mu acaba bu şekilde? Onunda önüne lanet olası bir çorap çıktı mı?

Hırslar, istekler, alışkanlık ve belki de tatminsizlik… En kötü tohumları salan, o aşık olduğun kadın ya da adamı senden alıp giden…Değişmedi, değişmedin…”Daha iyisi” dediğin aç gözlülük var ya hani…Ona kapıldın işte…Yetmedi bir süre sonra saçlarını okşaması…Yanında iki çift laf etsin istedin..Sonra o da yetmedi önüne dünyaları sersin istedin…İki ayrı kalp, iki ayrı kafeste çırpınırken sen bunu istedin, o öbürünü…Sonunda ne oldu? Yoruldun, yoruldunuz…

İlk zamanları bir düşünsene. Hiç mi sorun yoktu, anlaşamadığınız şeylerde, ortaya çıkan sorunlarda ne yapıyordunuz? Konuşup orta yolu buluyordunuz değil mi? İşte o orta yolu bulurken yoruldunuz ve yorulduğunuzu görmeden saldırdınız. Oysa ne güzeldi değil mi göğsünde saatlerce yatıp film izlemek… Mutfakta yemek yaparken dökülen sosa gözünüzden yaş gelene kadar gülmek…Saçlarını korka korka taradığı anlardaki huzur, parmak uçlarını yüzünde gezdirirken hissettiğin tarifsiz duygu…

Severken, sevilirken o sıcacık yüreği bulmuşken kaybetmeyin. Hemde fani şeyler için hiç kaybetmeyin. Sarılın, sinirlendikçe sarılın…Korktukça daha çok sarılın. Dokunun…Bazı acılar da bazı mutluluklar da sadece dokunarak geçer…Öyle böyle bir sarılma değil ama…Sımsıkı…Sanki kemiklerin kırılacakmış gibi..Sonra nefes alın ve tekrar edin; “seveni bulmak zor, kaybetmek kolay

Var Mısın 5 Dakika Nefes Almaya?

Hiç vaktimiz yok değil mi şöyle durup derin derin nefes almaya… Gözlerini kapatıp esen rüzgarı, ısıtan güneşi ve şehrin günlük akış sesisi o halde dinlemeye…

Acelemiz var. İşe ya da okula geç kaldık. Hemen para kazanıp zengin olmamız lazım. Maazallah yan komşunuz baba parasıyla ya da kirli işlerle kazandığı parayla aldığı arabasının havasını atarken senin küçük düşmemen lazım…

Borcun, harcın olsa bile başın hep dik durmalı. Sırf seni de kendileri gibi görsünler diye, boyundan büyük işlere kalkışman lazım. Neden? Çünkü bizim ülkemizde “büyükler” adam yerine konulur.

Küçüksen insan sayılmazsın ya, sen de haklı olarak hep büyük olmak istersin.

Seni bilmem arkadaş, ben hayatının ilk çeyreğini büyük kayıplar, yanılgılar ve gereksiz şeyler için çoktan harcadım. Kalan diğer çeyreklerimi ki hala kaldılarsa, yüzümü güneş ısıtırken harcamak istiyorum.

Gozlerimi kapatıp, aldığım nefesin ciğerlerime inişini duyumsamak, arkadan “anne baakk” diye neşeli çığlıklar atan çocuğun hayalini beynimde canlandırarak ve bol bol gülerek geçirmek istiyorum.

Hala fırsatın varken, sen de bir dene. Pişman olmayacağına eminim. Hadi diyelim pişman oldun. Ne kaybedersin ki? En fazla 5 dakika. Biz neler neler için günlerimizi, aylarımızı hatta yıllarımızı harcamadık ki… Bu seferde kendin için bir 5 dakika harcayiver bu hayattan… Merak etme, o 5 dakika hayat telaşından birşey götürmez, aksine sadece 5 dakika bile olsa nefes almanı sağlar…

Gül ya da ağla, kimsenin bir yerinde değil!

Bu dünyaya yalnız geldik, yalnız göçeceğiz ama doğamızdandır ya hayat serüveninde yapayalnız olmayı istemeyiz.

Illa birileri olmalı yanımızda.. Ha öyle sabah akşam minnet duyan anne, babamız değil aradığımız. Daha başka, daha heyecan uyandıran belki de daha çok can yakacak.

Belki de hepimiz bize biraz acı veren kişileri arıyoruz. Yoksa nedendir bize dünyaları sermeye hazır olan ailelere olan hırçınlığımız…

Düşünsenize, ailesi “kötü” olanlar bile bir türlü gündeminden bu olayı düşürmüyor… Kendisine yapılan daha doğrusu yapılmayanları affedemiyor.

Demekki neymiş? Insanoğlu canını yakan kişi ve olaylara bir süre sonra bağımlı oluyor. Aslında istemiyorum diyor ama bir türlü o çemberden çıkamıyor.

Hepimiz yaşadık bunu. Birimiz aldatıldık, hazmedemedik. Birimizi ailesi istemedi, hazmedemedik. Birimiz fakir doğdu ve çok çalışmak zorunda kaldı, diğerlerinin hayata karşı vurdumduymazlığını hazmedemedik. Şimdi bu şikayet listesi uzar da uzar.

Günümüzü, içinde bulunduğumuz saatimizi daha doğrusu hayatımızı, hani bize çok kısa bir süreliğine verilen ve heran bitebilecek olan hayatımızı, herhangi bir şeye saplanıp kalarak heba etmesek mi artık? Artık yaşadığımız sorun(lar) ne kadar ağır olursa olsun, şöyle en kocamanından bir gülüş atıp geçsek mi?

Hani Gülse Birsel diyor ya; “Beyin dediğin bir buçuk kiloluk bir yağ ve su karışımı. Ciddiye alma. Yüzün gülünce beyin hemen ona kanıyor, işler yolunda zannediyor. Saf saf basıyor serotonini. Ota böceğe gül! Hiçbir işe yaramasa, en azından mahallede ‘vaay, işi gücü yolunda galiba derler.’ derler, havan olur.” Hayat da aynen böyle…

(Minik bir not; bu yazıyı bir ulaşım aracında, karşımdaki iki teyzenin sosyal medyadan (!) oğullarına gelin beğenmesi eşliğinde telefonumdan yazıyorum. Bir yazım hatası, imla hatası yaparsam affola. 😄 haydi kalın sağlıcakla…) (Minik bir not daha, görseldeki fotoğraf %100 benim emeğim olup, dün geceye aittir. Üzerinize afiyet yine bir hayat sorgusuna tabi tutuyordum kendimi de 😂)

Mutlu Olmak Bu Kadar Zor Mu?

Herkesin diline pelesenk olan bir kelime değil mi mutluluk? 7’sinden 70’ine önünüze çıkan ya da çıkacak olan her insandan; hayatınız boyunca en az bir kez duyacağınız bu önemli “mutluluk” kelimesini belki de biz çok abartıyoruz, olamaz mı?

Belki de mutluluk, hayata hep karanlık bakanların uydurduğu bir sözcüktür, olamaz mı?

Belki de sen hayatta olup, nefes aldığın için zaten o çok aranan “mutluluk” kelimesine sahipsin de başkalarına ait “mutluluk” kalıplarını en doğru mutluluk sanıyorsun, olamaz mı?

Bence olabilir, bu hayatta her şey her an olabilir. Her an mutlu olup her an üzülebilirsin. Bu senin bakış açını kendi “mutluluk” tanımına çevirmenle alakalı.

Haydi, gel. Otur bir düşün. Senin mutluluk kavramın neyden ibaret? Kendi hayatını mı yaşıyorsun, yoksa başkalarının “mutluluk” dediklerine mi tamah ederek “mutsuz “mu oluyorsun…